|
Aralık 06, 2007 16:33 |
|
Sayfa 1 / 2 Gazete ve dergi köşelerinde labirent bulmacalar görürsünüz. Bir fare birçok kola ayrılan bir yolun ağzında durmaktadır. O yollardan bir tanesi hariç, diğerleri çıkmazdır. Çıkan yol ise sonunda yine birçok kola ayrılır. Bu böyle bir kaç kademe gider. Nihayet bir yolun sonunda peynir fareyi beklemektedir.
Fare akıllı ve şuurlu bile olsa, hayalindeki peynirine kavuşabilmesi için “deneme yanılma” metodundan başka yol yoktur. Biz labirenti tepeden görebildiğimiz halde iyi hazırlanmış karışık bir bulmacayı bir defada hiç yanılmadan çözemeyiz. Ancak bazı pratik zekâlılar işin kolayını bulurlar. Peynirden yola çıkıp kalemle yolu çizerler, ta fareye kadar. Artık biçare aç farecik çizgiyi takip edip kolayca peynirine vâsıl olabilecektir. Yani labirent, bir tarafından bakınca bir muamma; diğer yönünden bakınca ise elinizle koyduğunuz bir şeyi bulmak kadar basittir. Meselâ, bir labirent yüz kademede yüz kola ayrılıyor, tek girişte “deneme-yanılma” metoduna göre doğru yola gitme ihtimali 1/100’dür. Doğru çıkarsa bir 1/100 lük ihtimal daha karşınıza çıkar. Toplam ihtimal 1/10000 olur. Böylece her yol ağzında paydayı 100 ile çarpmakla peynire kadar toplam 1/10200 ihtimal eder. Bu ise kâinattaki atom sayısının üzerinde bir rakamdır. Zahiren küçük görünse de, ne tasarlıya bileceğimiz, ne de hayal edebileceğimiz bir sayıdır. Hâlbuki peynirden yola çıkan şahıs 10200/10200 = 1/1 ihtimalle fareyi bulur. Yani eliyle koymuş gibi. Şimdi biz gelelim yaratılış bilmecesine. Yokluk âleminden labirent misâl binlerce süzgeçten elene elene saflaşarak gelen ve insanda son hedefine ulaşan hayatın sırrına... Fakat meseleye bakış açımız çok mühim. Çünkü biz labirentin peyniriyiz. Hedef biziz. Eğer bulunduğumuz yerden hayatın sırrına bakarsak çok basit görünecek ve anlayamayacağız. Bir de labirentin girişine gidip oradan meseleyi değerlendirelim.
|